ABOUT

EXHIBITIONS

ARTISTS

DIALOGUE

CURATORS

CONTACT

PRESS

SPONSORS

English

tÜrk

Deutsch

Journeys with no return

Istanbul

 

Istanbul 2009. Photo Alice Sharp.

 

GiriS

 

ANGİNA PEKTORİS

Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin'dedir, doktor.

Sarınehre doğru akan

ordunun içindedir.

Sonra, her şafak vakti, doktor,

her şafak vakti kalbim

Yunanistan'da kurşuna diziliyor.

Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp

revirden el ayak çekilince

kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır

her gece, doktor.

Sonra, şu on yıldan bu yana

BENİM FAKİR MİLLETİME İKRAM EDEBİLDİĞİM

BİR TEK ELMAM VAR ELİMDE, DOKTOR,

BİR KIRMIZI ELMA:

KALBİM...

NE ARTERYO SKLEROZ, NE NİKOTİN, NE HAPİS,

İŞTE BU YÜZDEN, DOKTORCUĞUM, BU YÜZDEN

BENDE BU ANGİNA PEKTORİS...

Bakıyorum geceye demirlerden

ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen

KALBİM EN UZAK YILDIZLA BİRLİKTE ÇARPIYOR...

 

NÂZIM HİKMET

[1948]


Ünlü Türk şairi ve politik figürü Nâzım Hikmet'in şiir kitabı Dönüşü Olmayan Yolculuk'tan etkilenmiş olan bu proje, Türk göçünün güncel sanat üzerindeki etkilerini incelemektedir.

 

Bu projede, Almanya, Büyük Britanya ve Türkiye'den sanatçılar son elli yılki bu göçün çevresindeki temaları ortaya çıkarmaktadır.

 

Geriye Dönüşü Olmayan Yolculuk, üç kentte meydana gelen bir projedir: İstanbul, Londra ve Berlin. Her kentin farklı kimliği, farklı tarihleri ve göç fenomeniyle ilişkileri üç farklı fakat güçlü bir biçimde birbiriyle ilişkili sergiyle sonuçlanmıştır.

 

Projenin her biri farklı bir kentte çalışan üç küratörü bulunmaktadır. İşbirliklerinin dinamiği, sanatçılarla olan ilişkileri, sergi organizatörü gezgin Denizhan Özer'in sunduğu değerli veriler, içinde çalıştıkları kurumların ve kentlerin özel bağlamları ve yerel ortaklıkları projeyi zaman içinde evrimleşen esnek bir süreç olarak tanımlamaya yardımcı olmuştur.

 

Bu projedeki sanatçıların birçoğu göç etmiştir ya da göç geçmişinden gelmektedir. Göç, tartışmalı olarak, evrensel bir güncel durumdur. Fakat göçün tarihi, kendi yolculuğunu başlatan her insanınki kadar bireyseldir. Yolculuk, şair Nâzım Hikmet'inki ya da dilbilimci Erich Auerbach'ınki gibi siyasi bir sürgüne ya da 1970'lerde Berlin'e göçen eski Yugoslavya'daki işçi kadınlarınki gibi yeni başlangıçlara ve yeni özgürlüklere yol açabilir.

 

Yolculuk

Geçmişte, göç aktif olarak desteklenmese de yarı-yapılandırılıyor ve resmî olarak onaylanıyordu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra göç örüntüleri, Güney'den işçilerin Kuzey'deki endüstri merkezlerine “geçici” olarak işe alınmaları örneğinde, Yeni Dünya'nın Avrupalı sömürgeleştirilmesini yansıtmıştır. İlk göçmenler kendi ülkelerinde işe alınmışlardı, gelişleri planlı ve hazırlıklıydı, nitekim onlar da yeni bir hayata dair yüksek umutlarla gelmişlerdi.

 

Türk göçü, temelde, son 50 yılda Türkiye, Almanya ve İngiltere arasındaki bir üçgende gerçekleşmiştir. Almanya'da Türk göçmenler, 1950'li, 60'lı ve 70'li yıllarda göçmen işçilerin Federal Almanya hükümeti tarafından savaş sonrası Batı Almanyası'nın ekonomik mucizesinde (Wirtschaftswunder) rol almak üzere işe alındıkları “Gastarbeiter” programlarının ardından yerleşen en büyük ve uzun süre kalan etnik gruptur. Türk göçmenler, İtalyanları, Portekizlileri ve eski Yugoslavları kapsayan daha geniş bir göç ağının bir parçasıydı. Ucuz işgücünün geçici ve stratejik katılımına dayanan hükümet planları ile yeni bir ülkede yaşama ve çalışmaya dair insan gerçekliği arasındaki kayma, Almanya'daki yabancı işçi programının tarihini oluşturur. Yaklaşık 127.000'i Berlin'de olmak üzere, bugün Almanya'da 2,7 milyon Türk insanı yaşamaktadır.

 

Büyük Britanya'daki Türkler, savaş sonrası göç tarihinde görece daha geç sahne almışlardır. İngiltere'de yaşayan Türklerin çoğu daha önce Almanya'da yaşamıştır, bunlar özellikle 1980'lerden sonra gelenlerdir. O zamanlar Londra'nın Türk bölgelerinde afişler Türk topluluğunu etkilemek üzere Almanca ve Türkçe olarak yazılmıştı; Londra'daki Türk süpermarketleri hâlâ Alman malları bulunduruyor ve çok sayıda Türk malı da Almanya'da paketleniyor. Günümüzde Londra, Türkiye dışındaki herhangi bir kente göre en kalabalık Türk nüfusuna sahip kenttir, İngiltere'de yaşayan 300.000 Türk'ün 200.000'i buradadır.

 

Bugün modern Avrupa'nın sınırlarının genişlemesiyle ve yeni, melez ve esnek yurttaşlık fikirlerine paralel olarak var olan başka bir söylem söz konusudur. Kuzey'in genişleyen ekonomisi içerisinde planlanan eski göç fikri, artık güncel küresel durumu tanımlamaya yeterli değildir. Kuzey ve Güney, gelişmiş ve “gelişmekte olan” uluslar arasındaki ekonomik fırsat kutuplaşmaları genişlemiştir ve farklılıklara dair enformasyon da çok daha geniş bir biçimde geçerlidir. Küreselleşme ekonomisi önceden tasavvur edilemeyecek ölçekte bir hareket meydana getirmiştir. Göçün güncel bir haritası sadece bir türbülansı açığa çıkarabilir: her yönde, pek çok nedenle, bazısı durmaksızın, bir kısmı birkaç haftalığına seyahat eden neredeyse hiç tahmin edilemez sayıda insan. 2002'de dünya çapında 175 milyon göçmen vardı. Bu sayı bugün çok daha fazla olacaktır.

 

“Yerel” ya da “normal” hayat arasındaki uçurum ve bunu biçimlendiren dünya çapındaki güçler giderek genişlemektedir. Bu güçlerin bizde ortaya çıkardığı duygular, şaşkın bir ilham ve ahlaki bir panik hissi arasında bir yerlerde kutuplaşmış durumda. Küresel toplumlarda yaşadığımızı biliyoruz, fakat bağlantılarımız hâlâ yerel. Toplumsal bağlılığımız, siyasi sadakatimiz ve ortak sorumluluk duygumuz zamanımızın anahtar olaylarının üzerini örtecek kadar gerilmedi.

 

Bütün tarihler gibi, göç de arşivler oluşturmuştur. Bu proje -Berlin'deki Türk göçünün kalbinde- Kreuzberg Müzesi'ndeki bir “mahalle” arşivini, yerel ticari fotoğraf stüdyoları, gazeteler ve camilerin, yani yaşayan sıradan bir topluluğun kayıtlarını içeren araştırmayla birlikte başladı. İşleri göçe gönderme yapan sanatçılar, araştırmayı pratiklerinin temel unsuru olarak kullanabilir ya da çifte portre gibi birliktelikteki-farklılığı kutlayan geleneksel Avrupalı türleri alıntılayabilirler. Projenin rezidans programı, sanatçılara ziyaret ettikleri kentlerin yüzeylerinin ötesine geçmek üzere zaman ve mekân vererek bu eğilimi desteklemiştir. Yabancı bir kentte cins kimliği beklenmedik ayrıcalıklara sahip olabilir; Asya kökenli bir İngiliz kadın sanatçı bakışını İstanbul'un gelişen berber dükkânlarına -ayrıcalıklı erkek bağlarının geleneksel mekânları, Türkiye'deki eski abdest geleneklerinin modern hayatta kalanları- yönelttiğinde olduğu gibi.

 

Bu projedeki sanatçılar bize neyle tanımlandığımızı, bağlarımızın neler olduğunu sorar. Batı Avrupalı gözlere göre, örneğin, Türk kültüründe mekân daha geleneksel olarak toplumsal cinsiyete göre belirlenmiş gibi gözükür - erkek ve kadının, ailenin, özel ve kamusalın daha kaba bir ayrımı. Fakat bu nitelikler olmaksızın pek çok göçmen topluluk, uluslararası kapitalizmin yabancı, parçalara ayrılmış iç kentlerinde hayatta kalamaz. Öte yandan pek çok genç sanatçı, çoklu kimliklere, temelde farklı kültürlerden çatallanan tarihlere sahip. İşleri, yeni kuşakların ifadenin ve özgürlüğün yeni biçimlerini neredeyse kaybolan geleneklerin özlemleriyle birleştirerek 1960'lardan ve 1970'lerden kalan kimlik ve entegrasyon politikalarına yeni perspektifler getirdiklerini düşündürüyor.

 

Sanatçılar

Geriye Dönüşü Olmayan Yolculuk'un üç sergisi içinde farklı kombinasyonlarda yer alan 16 sanatçının tamamı, insan ilişkilerinin ve arzusunun bu karmaşık, çatlak alanı içerisinde çalışmaktadır. İşleri, medya stereotiplerinin yapı sökümüne muhalif, şiirsel, insani duygular ve gerçek deneyimlere dayanmaktadır. Deneyimlerinin değişken ve çok veçheli niteliği işlerini biçimlendirmiştir; Olaf Nicolai'nin Ernst Auerbach'ın Mimesis'ini bir mihenk taşı olarak seçmesi de bu nedenle gayet yerindedir. Sürgünde yazarken

 

ihtiyaç duyduğu bütün kitaplara erişimi yoktu ve dolayısıyla… kitap varlığını tam da bu zengin ve özelleştirilmiş kütüphanenin yoksunluğuna borçludur. Eğer pek çok konu üzerine yapılmış onca çalışmayla kendimi bilgilendirmek benim için mümkün olsaydı, yazma noktasına hiç yaklaşmamış olabilirdim. (Auerbach).

 

Sanatçılar geleneksel anlamda sanata ait olmayan bilginin, yeteneklerin ve dillerin farklı alanlarının sınırlarındaki bilinçli ve eleştirel bir ilgiyi paylaşmaktadır. Popüler müziği, rap'i, sinemaya dair eğilimleri, mizahı, antropolojiyi, belgeseli, etiketleme ve graffitiyi kullanarak arşiv imgelerini, kültürel stereotipleri ve enformasyon sistemlerini değerlendirirler. Videoyu, sinemayı, fotoğrafı ve enstalasyonu kullanarak ana akım ve popüler kültürel formları yankılayan iletişim metotlarına uzanırlar.

 

Göçün özel niteliklerini ve yeni kültürlerle çatışma deneyimini ön plana çıkarırlar. Kiran Kaur Brar, Asya ve Avrupa arasındaki eski İpek Yolu boyunca var olan kadim bağlantıları gözler önüne sererek, doğduğu yer olan Punjabi ile modern Türkiye arasındaki benzerlikleri belirtirken, Jürgen Eisenacher güncel küresel insan trafiğiyle sömürge zamanlarının eski Afrikalı köle yolları arasındaki rahatsız edici bağlantıları bulgular.

 

Adam Chodzko'nun Beyaz Sihir'i, 80 durağan görüntüden oluşan sessiz bir video üzerinden İngiltere ve ABD'deki iki hayır dükkânı arasındaki kırmızı ve yeşil ikinci el giysilerin alışverişini gösterir. Margareta Kern'in kendi ailesinin göçleri üzerine antropolojik araştırması aynı zamanda sanatçının kendi kimliğinin kendi deyişiyle “inşa halinde” olduğunu açığa çıkarırken, saklı tarihsel anlatıları da açımlar. Klişeden ve verili fikirlerden kaçınır, Maya Schweizer'in de yaptığı gibi; Schweizer'in Floransa'nın Senegalli sokak satıcıları üzerine olan işi, detayları ve kuvvetli politik içeriği kurban etmeksizin dolaylı ve sessizdir.

 

Floransa'nın bu görünmez yurttaş-olmayanları, işlerini polis devriyelerinin ve kontrollerinin dışındaki zamanda yürütmek zorundadır, bir askıda olma durumu; tıpkı seyahat ederkenki zaman deneyimine ya da bir sınırı geçme anındaki bekleme deneyimine benzer bir biçimde. Clemens von Wedemeyer'in ve Zineb Sedira'nın video işleri doğrudan bekleme, sınırları aşma, düş benzeri, fakat hayatı dönüştüren drama ve özlemle yüklü bir amnezi ya da köksüzlük duygusunu terk etme meseleleriyle uğraşır. Sınır bir defa geçildiğinde kişiyi vaat edilmiş bir ülkeye yönlendirir, ona yaklaşmak yıllar süren bir hazırlığa, fedakârlığa ve gayrete mal olur.

 

Sürekli hareket halinde bir sanatçı olan Denizhan Özer, aile üyeleriyken, babalar ve kız torunlarken “yeni” ülkenin sürekli akışı içinde birdenbire isimsiz istatistiklere dönüşen göçmenlerin hayatlarının sertliğini ve zorluğunu tasvir eder. Melanie Manchot, geleneksel bir Avrupa resim türünü, çifte portreyi alır ve fotoğraf üzerinden göç tarafından ayrılmış insanlar arasındaki bağlantıları onarır. Londra'daki katılımcılarından kendilerinin İstanbul'daki benzerlerini açıklamalarını isteyen Manchot'nun projesi, böylece portrenin iki insan arasındaki mekânda çınladığını düşündürür.

 

Kendileri bir yerde, aileleri başka bir yerde doğmuş ikinci ve üçüncü kuşak “göçmenler”e göre kimlik ve tanımlanma sorunları, daha da karmaşık ve çocukluktan bu yana bilinen bir durumdur. Çoğunlukla birbiriyle çelişen iki, üç ya da daha fazla kimlikleri vardır. Fakat nerede olursanız olun dünya giderek daha aşina görünür. Nevin Aladağ, geleneksel Kürtçe bir şarkıyı küresel sesler ve rap jestleriyle dengeleyerek içinde bir tür “otantik” ifadenin mümkün olabileceği kıymetli bir alanı haritalar; Nasan Tur ise bir tür yer değişiminin verdiği baş dönmesi içinde, Tokyo ve İstanbul'dakilerden farksız olan (dünya turistleri olarak bizlerin sıklıkla tarihsel bir anıtın somutlaştırmasıyla hemen tanıyabileceğimiz) nötr kent mekânları üzerinden perende atar. Aslı Sungu'ya göre, bir kültürde üzerine düşünülmeksizin sahnelenen toplumsal ritüeller başka bir kültürde absürd görünebilir ya da beklenmedik bir şekilde yalnızca bir yabancının yaratabileceği şiirsel denkliklerle birlikte çürütülebilir.

 

Kent sokaklarındaki kültürel çatışma, Olaf Metzel'in politik olarak yüklü işlerinde kasten kışkırttığı gibi, öfke, önyargı ve güçlü duygular doğurabilir. Nostalji ve kayıp, hiç var olmamış bazı şeyleri anma ihtiyacı yaratabilir. Mike Nelson'ın İstanbul için oluşturulmuş enstalasyonu hızla değişen bir eski şehir bölgesini kaydeder ve sanatçının sevdiği kenti yakalama ve hatırda tutma arzusunun parodisini yapar görünür. Olaf Nicolai'ın, üzerinde 12. Yüzyıl'da yaşamış Hugo St. Viktor'dan alıntıyla MUNDUS TOTUS EXILIUM EST, “bütün bir dünya yabancı bir ülkedir” yazan bir çift altın küpesi, Erich Auerbach'a ve Edward Said'e kilit önemde bir gönderme, insanın yer değiştirmesinin güncel olduğu kadar kadim olduğunun da bir kanıtıdır. Ya da burada yaratıcılığımızı esinleyenin aynı zamanda kayıp ve ayrılmayla da sonuçlandığı gerçeğini bulabiliriz; Ergin Çavuşoğlu'nun bir çiftin çözülen ilişkisinin dinamiklerinin bir çimento fabrikası ve bir yük gemisi limanının baskın olduğu bir manzara içinde sahnelendiği üç kanallı video enstalasyonu Sessiz Süzülme'de olduğu gibi.

 

Kültürel arka planları ne olursa olsun, güncel sanatçılar yerel olanı küresel olanla, kendi öznel kimlik anlayışlarını potansiyel olarak sınır tanımayan kültürel yayılmayla dengelemelidir. Medya hizmetleri ve popüler kültürler halihazırda muazzam mesafeleri aşan uydular üzerinden yönlendirilmiş durumdadır ve dünyanın zıt kutuplarındaki gündelik kişisel alışveriş biçimlerini etkilemektedir. Küresel ticaret endüstrileri Şanghay, Reykjavik ya da Nairobi'de eşit biçimde tanınır olan statü ve kimlik sembolleri yaratmış bulunmaktadır. Belki de bu uluslararası, dijitalleştirilmiş ticaret kültürü bir ölçüde güncel gerçekliğin kendisini temsil etmektedir. Bu medyaya doymuş dünya çapındaki uyum, pek çoklarına göre başlama noktanızdır.

 

Elbette, güncel sanatçılar esas göçmenlerdir; Bienal'den Sanat Fuarı'na, oradan Documenta'ya, üzerinde hiçbir kontrollerinin bulunmadığı bir sistemin hiç durmayan akımları içerisinde bitimsiz bir şekilde dünyayı gezen göçmenler. Ya da ne yazık ki dünyanın büyük kentlerinin sefaleti içinde kapana kıstırılmış durumdadırlar.

 

Ama Auerbach'ın Mimesis'te yazdığı gibi: “Hayat her daim çok zaman önce başlamış ve her zaman da hâlâ devam eder haldedir. Ve hikâyelerini bir yazarın anlattığı insanlar onun anlatmayı umabileceğinden hep daha fazlasını deneyimler. Fakat birkaç bireyin birkaç dakika, saat, hatta muhtemelen gün içinde başına gelen şeyler - işte makul bir bütünlükle kaydetmek istenecek olanlar bunlardır.”

 

Peter Cross

Levent Çalıkoğlu

Alice Sharp